Bunu okuyorsunuz:
Yerli Seattle Ankara’dan Müzik Yüklü Bir Karadelik: PAR’YA | Röportaj #18

Yerli Seattle Ankara’dan Müzik Yüklü Bir Karadelik: PAR’YA | Röportaj #18

Ankaralı deneysel rock grubu Par’ya ile buluştuk, fazla dozda keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Etkileyici hikayeleri, isli soundları, genç ama derin ruhlarıyla Ankara’yı içimizde yaşattılar, gri şehrin soluk notalarında hep birlikte kaybolduk, kendimizi bulduk. Grup ve yeni teklileri Girdap hakkındaki ince detaylar ise röportajımızın satır aralarında sizlerle buluşmayı bekliyor.

-Ankara da, Ankaralı gruplar da içten içe hep bir şeyler anlatır. Par’ya isminin de bir hikayesi olduğuna eminim. Bu isim sizin için ne anlam taşıyor, bize neyi anlatıyor?

“Par’ya aslında biraz tepki niteliğinde bir isim. Hindistan’daki kast sistemine dahil bile edilmeyen bir sınıf Par’ya. Köleden daha statüsüz bir kesimden bahsediyoruz, içinde bulunduğumuz dünyanın durumuna bir tepki olduğunu düşünerek bu ismi uygun gördük. Par’ya’nın anlamını merak edip bakan biri sadece “Böyle yaşayan insanlar varmış.” dese bile bu bizim için yeterli aslında.”

-Üç üniversite öğrencisi bir araya geliyor ve ortaya standartların dışında, kendi kişiliği olan bir müzik çıkıyor. Nasıl bir araya geldiniz ve bu uyumu yakalamanızı sağlayan koşullar nelerdi?

Canberk: “Batu’yla ben sınıf arkadaşıyız, Hacettepe’de PDR okuyoruz, Faik ile de müzik ortamında tanıştık ve daha sonra karakter olarak birbirimize yakın olduğumuzu fark ettik. Yapmak istediğimiz müziğin de paralel olduğunu gördük. Birbirimizi anlıyoruz ve aslında eksik parçaları tamamlıyoruz.

-Yani karakter uyumu beraber müzik yapmak için kritik bir nokta diyebilir misiniz?

“Tabii ki. Bir şey anlatmak istiyoruz ama bunu “bu budur” şeklinde yapmıyoruz. Hepimiz gizli anlamlara önem veriyoruz. Ortak noktalar bizi bir araya getirdi. Müziği hissetmek, ortak bir hissiyat yakalayabilmek çok önemli.
Kısacası müzik dışında da bir uyum yakaladık, sadece müzik yapmak için bir araya gelmiyoruz, yakın arkadaşız. E bu da müzik konusundaki uyumumuza yansıyor, en önemlisi de besteleri yaparken benzer şeyler hissetmemize yol açıyor.”

-Şarkı sözlerinizde hep bir hikaye, bir olay zinciri var. Sözler birinize mi ait, bir iç dökme mi var ortada ve yazım süreciniz nasıl işliyor?

Batu: “Şarkı sözleri bana ait. Belki biraz iç dökme, belki biraz serzeniş belki başka bir şey. Buna net bir isim koymam çok mümkün değil ama ortak bir şey hissettik ve dilimiz döndüğünce bunu anlatmaya çalıştık. Aktarabildik mi, orası dinleyiciye kalmış.”

-Peki yazım süreci? Bir anda peçeteye mi dökülüyor sözler?

“Aslında önce besteleri yapıyoruz, müzik sonuçta herhangi bir dilden daha evrensel bir unsur. O hissiyat herkese geçebilir. Dilimizi anlamayan bir insan için sözler bir anlam ifade etmeyebilir ama müzik evrensel bir dil, dinleyende yarattığı temel his aynı. Yani önce ortada bir hissiyat beliriyor, onu notaya döküyoruz ve daha sonrasında “sözlü dil” ile anlatmaya geliyor iş.”

-Bass gitar genelde Ankara gibi daha geride durur, çaktırmadan destek olur. Ancak tüm Par’ya şarkılarında bass bizi fena yakalıyor, beni dinleyin diyor. Besteleriniz oluşurken bu duruma dikkat ediyor musunuz? Bu gibi belli kalıplarınız, olmazsa olmazlarınız var mı?

“Deneyerek oluyor aslında. Bass gitara sadece belli bir frekans aralığını doldurmaktansa, bir şeyler anlattırmak istedik. Dört-beş kişilik gruplarda bass biraz daha tamamlayıcıdır evet ama trio bir grubuz ve melodik yapımız açısından da bass baya önemli, evet.”

-Son tekliniz Girdap, dinleyeni içine çeken bir şarkı, nakaratı ya da tekrar eden bir bölümü yok, başlıyor ve akıp bitiyor. Aynı şekilde klibinde de tuhaf bir zaman kavramı ve bir girdap söz konusu. Par’ya bize bu şarkıyla ne söylüyor ve klip ne anlatıyor?

“Bir girdabın içine çekildiğinizde, yutulmaya başladığınızda bir döngünüz vardır ama asla bir noktadan iki kere geçmezsiniz. Bunu biraz ön planda tuttuk yani nakaratın olmaması, ilk vokal partisyonunun ikinciyle aynı olmaması, vesaire bunla alakalı. Yüzeyde başlayıp derinleşen bir şarkı, bir girdap alegorisi var ortada ve biz bunu müziğe yansıtmaya çalıştık. Klibiyse kurgulayıp çeken kişi Tayfur Er, arkadaşımız. Bizim aslında Girdap’a bir klip düşüncemiz yoktu ama Tayfur şarkıyı dinledikten sonra ben klip çekmek istiyorum dedi biz de tamam dedik. Hissiyatın bir şekilde geçmiş olması hoşumuza gitti.”
Klibi Tayfur’un cümleleriyle anlatmak daha doğru olur aslında:
“Zamanın melodramik bir yapı olduğunu söyleyebiliriz. Karanlık bir yol, bizi, tüm hayatımız boyunca alışkanlıklardan örülmüş bir döngünün merkezine, tehlikede olmadığımızı düşündüğümüz yere doğru çeker. İnsan çoğu zaman bu tuhaf akışın farkına varamaz. Çünkü adımları, ritme alışmıştır; ilerlemek, varlığını girdap gibi içine çeker. Ve merkeze vardığında tüm yüzler birbirine benzer. Çok az kişi tuhaflıkların farkına varır. O an, zamanın aşina olduğumuz akışı bozulur. Yeni bir müzik başlar ve insan hep ilerlediği yollardan vazgeçerek güneşe çıkacak olan farklı bir yola girer.”

-Girdap’ın kapak fotoğrafında kara delikte sürüklenen insan bedenleri görüyoruz, Kaleydoskoplar’da dünyayı bir dürbünden izliyoruz, Kayboluş’ta gökyüzünden düşler diyoruz. Ortada bir özlem ve bir sitem var sanki. Par’ya aslında kendi köşesinden dünyayı izleyip insanlara bir şey mi anlatıyor?

“Aslında kendi köşemizden değil de dünyanın içinden bakarak bunu yapıyoruz. Girdap mesela, sudan oluşan ve sizi lavabo giderine çeken bir girdap değil bu. Toplumun oluşturduğu bir anafor. Ne kadar kendimizi dinliyoruz? Ne kadar kendimize zaman ayırabiliyoruz? Herkes bir şeyin peşinde koşuyor, kendine iyi imkanlar oluşturmaya çalışırken aslında bu girdabın içine daha fazla çekiliyor. Şarkıda da tam düzlüğe çıktım derken yeni bir solo, bitecek sanırken ani geçişler var. Bir döngü. Kendi yaşadığımız girdabı biraz tasvir etmeye çalışıyoruz.”

-Peki dinleyenlerin de kendi girdaplarını fark etmesi gibi bir amacınız var mı?

“Neden olmasın? Şarkıyı dinlerken o bahsettiğimiz rahatsızlığı da hissetmelerini istiyoruz.”

-Son dönemde görmeye alışkın olmadığımız, farklı bir tarzınız var. Mesajlarınız da çok derin ve bunları açığa çıkarma derdiniz yok gibi. Bu durum sizi hiç korkutmadı mı? Yoksa biz buyuz, bizi anlayan bizi bulur mu dediniz?

“Biraz biz buyuz dedik, yapmak istediğimiz müziği en iyi şekilde insanlara aktarmak istiyoruz. Bu şey gibi; ortaya bir sandık koyarsınız, ağzı açık olursa kimse o sandığın ne olduğunu merak etmez ama sandığı ağzı kapalı ortaya koyduğunuzda herkes içini merak eder. Biraz bunla alakalı, insanlar sandığın içindekini merak edip kendileri ortaya çıkarsın istiyoruz. Böylesi daha değerli.”

-Konserlerinizden aldığınız tepkiler ne yönde? Bu yola çıkarken öngördüğünüz durumlar mı oluyor yoksa sizi çok şaşırtan ya da beklemediğiniz yorumlar alıyor musunuz?

“Sürekli şaşırıyoruz. Biz şöyle olacak, şu kadar kişi dinleyecek tarzında konuşabilen insanlar değiliz, parmak hesabı yapmıyoruz. Kendi istediğimiz müziği yapma amacıyla çıktık bu yola. İnsanların farklı şarkılarımızı favorileri olarak görmesiyle, onlarda farklı hisler yaratmasıyla mutlu oluyoruz. Her yaş grubundan dinleyenimiz var mesela bu da bizi şaşırtan bir olay. En son Eskişehir konserimize iki profesör katılıp çok teşekkür ettiklerini, özledikleri müziği yaptığımızı söylediler. Böyle yorumlar duyunca tabii ki şaşırıyor ve çok mutlu oluyoruz.”

-Hepiniz Ankara’da yaşıyorsunuz, Par’ya bu şehirde kuruldu fakat ilk konseriniz İstanbul’da olmuştu. Dikkatimi çeken bir konu bu, Ankara’nın tepkisini özellikle mi daha sonraya sakladınız?

“Özellikle yaptığımız bir şey değildi ama Ankara’da zaten insanlar bizi tanıyorlardı, biliyorlardı. Biraz da hakkımızda hiç fikri olmayan insanların ne tepki vereceğini merak ettik. İyi de oldu. Hani bir yerde bir dönem yaşarsınız ve yıllar sonra dönünce bambaşka biri olduğunuzu fark edersiniz ya – bambaşka döndük falan demiyoruz tabii ama  – o konserden sonra Ankara’ya döndüğümüzde baya iyi ve motive hissetmiştik.”

-Ankara, İstanbul ve Eskişehir’den oluşan turnenizi yeni tamamladınız. Bu üç şehrin de müzik piyasası birbirinden farklı, küçük bir kıyaslama yapsak neler söylersiniz?

“Her şehrin farklı bir soundu var. İstanbul’a baktığımızda son dönem hareketlerinin çoğunun elektronik müziğe yakınlaştığını görüyoruz. Bu nedenle bizimki gibi daha analog bir müziğin orada beğenilmesi, insanların keyif alarak dinlemesi bizi çok mutlu etti. Eskişehir’e baktığımızda biraz daha bar müziği kültürü olan bir şehir. Ya böyle tam depresif grupların ya da böyle ortamı eğlendiren “ne dans ettim be” dedirten grupların olduğu bir şehir. Orada da konserin iyi geçtiğini düşünüyoruz. Şunu gözlemledik; gelen kimse konseri terk etmedi, bu çok önemliydi bizim için. Kısmen yeni bir şey koyduk insanların önüne ve gayet iyi tepkiler aldık. Ankara zaten yuvamız, konsere gelen insanları neredeyse tanıyoruz, konserden sonra oturup muhabbet ediyoruz. Bu şehrin o ruhundan, gri kaosundan da tabii ki besleniyoruz, müziğimizde büyük rolü var. Türkiye’nin Seattle’ı ”

-Son olarak dinleyicilerinize söylemek istedikleriniz var mı? Yeni projeleriniz ve konser takviminiz belli mi?

“Bizi dinleyenlere şunu söyleyebiliriz; biz müziğimizle kendi iç sesimizi yansıtıyoruz, sizler de kendinizi dinleyin, iç sesinize kulak verin.
Yaza bir albüm planımız var ve bizi heyecanlandıran bir proje bu. Tamamen farklı bir Par’ya olmayacak tabii ama şaşırtacak bir albüm olduğunu düşünüyoruz. Bir an önce kayda girip çalmak istediğimiz şarkılardan oluşuyor. Biz heyecanla bekliyoruz, bu heyecanı paylaşırsak daha mutlu oluruz. Konser takvimimiz net değil henüz ama tekrardan İstanbul, Eskişehir ve bu sefer bir de İzmir yakın gelecek planlarımız arasında.”

https://www.youtube.com/watch?v=KimvtoxgLsQ&feature=youtu.be

Par’ya grubuna bu keyifli sohbet için çok çok teşekkür ediyoruz.

Bu içerik size ne hissettirdi?
ehehe
0
ilginç
0
kalp <3
0
karasızım
0
olamaz!
0
üzücü
0