Bunu okuyorsunuz:
“Yeninin Peşinde” Ansızın Bi’ İnfilak | Röportaj #37

“Yeninin Peşinde” Ansızın Bi’ İnfilak | Röportaj #37

Avatar
ansızın bi' infilak

İlk albümleri Atımı Hazırlayın’la hayatlarımıza giren Ansızın Bi’ İnfilak grubundan Emre Yasak, Onur Gülanber ve Barış Eskikaya’yla oldukça keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

 

Benzersiz tarzlarıyla dikkatlerimizi çeken Ansızın Bi’ İnfilak grubuyla Retro Bahar‘dan Çile’ye, ilerledikleri yoldan bağımsız müziğe birçok konu hakkında uzun uzadıya konuştuğumuz bu röportajın tüm samimiyetini korumak için her şeyi olduğu gibi aktarmaya çalıştım. Keyifli okumalar dileyerek sizleri röportajımızla baş başa bırakıyorum.

 

 

Hoş geldiniz, nasılsınız?

Hoş bulduk, teşekkür ederiz.

 

Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? Kendinizden, müzikal geçmişinizden söz edebilir misiniz?

Barış: Ben Barış, grubun klavyecisiyim. Herhalde 10 yaşında falan başlamıştım çalmaya ama o zamanlar bu kadar aktif çalmıyordum tabi. 2013’ten itibaren grupta aktif olarak çalmaya başladım diyebilirim. Sonrasında zaten Ansızın Bi’ İnfilak başladı, o zamandan beri de başka bir grupta çalmıyorum.

Emre: Ben de Emre, grubun solistiyim. 2011 yılında cover grubuyla başladım, bir şirket grubuydu. Bir süre sonra gruba klavye almaya karar verdik ve Barış geldi. Barış da gelince o cover grubu bayağı bir devam etti yani ikinci cover grubu diyelim. Ondan öncesinde müzik kariyerimde bir şey yok açıkçası, evde kendi kendime şarkı söylüyordum. Sonra işte 2011 – 2016 yılları arasında bu cover gruplarıyla biraz gelişti ondan sonra zaten Ansızın Bi’ İnfilak başlayınca 2016’da öyle singlelarla falan profesyonel  zamana geçmiş olduk.

Onur: 13 yaşımda klasik gitarla başladım, 1 ay dayanabildim sonra elektrik gitara geçtim. 16 yaşında rock müzik yaparak birkaç gruba girdim, onlarla çalıştım. 18 yaşında, liseyi bitirdikten sonra Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat Tasarım Fakültesi’nde Müzik Teknolojileri okumaya başladım. Daha sonra Facebook üzerinden Emre’yle tanıştık, bu şekilde Ansızın Bi’ İnfilak grubunu kurduk. Geri kalan herkesle daha sonra tanıştım. Bir de okuldan arkadaşlarımız var Kaan ve Anıl.

Emre: Kaan Yol davulda, Anıl Ulusoy da basta. Bizi onlarla Onur tanıştırdı, Ansızın Bi’ İnfilak kadrosuna dahil oldular.

Onur: Ben farklı insanlarla da çalışıyorum. Müzik prodüksiyonuyla da ilgileniyorum. Baturalp’le çalışıyorum, Güney Marlen’le çalışıyorum, Berkant Ali İncesaraç’la çalışıyorum, Aybüke Poçan’la çalışıyorum. Bir yandan da bu şekilde devam ediyorum.

 

 

Peki Ansızın Bi İnfilak’ın hikayesi nedir? Nasıl bir araya geldiniz?

Emre: Bizim bu cover gruplarıyla Taksim’de, Kadıköy’de belli başlı yerlerde çalıyorduk biz zaten. Ama sadece cover yapıyorduk, kendi parçalarımız yoktu. Sonra kendi stüdyomuzu kurunca müzik üretmek için de bir yerimiz olmuş oldu. Dolayısıyla biz de kendi parçalarımızı yapsak mı falan demeye başladık, tabi hayatımızda ilk defa parça yapıyoruz. “Acaba bunu profesyonel boyuta taşıyabilir miyiz, nasıl olur?” falan derken o cover grupları dağıldı, en son Barış’la biz kaldık, 2015 yılında. Ondan sonra “Ya tamam ya devam.” dedik böyle bir grup kurmaya karar verdik. Ama daha isim falan hiçbir şey yok ve sadece klavye ve solist var, diğer enstrümanlar da yok.

Öncelikle bir gitarist bulalım, dedik. O dönemde bayağı bir gelip giden oldu, herhalde bir 8-10 gitarist gelip gitmiştir, bir türlü olmadı. Sonra internetten Onur’la tanıştık. Bir gün Onur geldi, biz elimizdeki demoları dinlettik ama hepsi yarım yamalak şeyler, çoğu çok eksik. Onur’la oturduk, bunları yapar mıyız yapamaz mıyız, nasıl bir yol çizeriz, tarzı bir değerlendirme yaptık. Onur da o sırada bir çocukluk arkadaşıyla kendi projesini yeni yapmıştı, biraz daha ciddi bir şeyler istiyordu. Bizim vizyonlarımız Onur’la kesişti. Ondan sonra tabi davulla bas da lazım olduğu için Onur okuldan arkadaşlarıyla konuştu.

Onur: Anıl ve Kaan okuldan arkadaşlarımdı. “Yeni bir şeyler var, çalar mısınız?” falan diye konuştuk. Zaten o ara alternatif müzik yükselmeye başlamıştı. Kaan’ın da daha önceden projeleri vardı. Ne olacağını, ne yapılacağını bilen bir insandı. En sakin ve yapıcı adamı bulduk yani.

Emre: Ondan sonra da Anıl geldi. Sonra oturduk “Bu parçalarla bir şeyler yapabilir miyiz?”e baktık. Sonra bir etrafa bakalım, dedik, eski grupları biliyoruz da başka yeni gruplar var mı diye. O zamanlar internet bu kadar etkili değildi, gruplar yeni yeni popüler oluyorlardı, daha çok underground olarak ünlülerdi. Halimden Konan Anlar vardı, Yüzyüzeyken Konuşuruz vardı, Kaan zaten onun kuruluş kadrosunda, ilk davulcusu. İşte Son Feci Bisiklet, Yok Öyle Kararlı Şeyler falan…

Onur: En eskisi Büyük Ev Ablukada’ydı bizim için.

Emre: Evet. Hani biz de grupları biliyorduk da ben hiçbirini dinlememiştim açıkçası. Onur, bazılarından bahsetti, bazılarını biz fark ettik. Bu işi yapıp bir yerlere getirmeye çalışanların var olduğunu gördük ve sevindik. Çünkü ne yapacağımız, nasıl bir müzik yapacağımız konusunda kafamızda bir şeyler vardı ama biz hep eskileri biliyorduk, bir de yerli çok bir şey dinlemiyorduk o zamanlar. Bu gördüğümüz grupların çıkışları herhalde 2012-2013 civarı oldu, bizim grup da 2016’da, ikinci üçüncü dalgada kurulmuş oldu. Kuruluş hikayemiz aslında böyle.

 

 

Ansızın Bi’ İnfilak’ın ruhunu ve müziğini nasıl anlatırsınız?

Emre: Bu türe şu an “üçüncü yeniler” deniyor, alternatif deniyor. Kesinlikle alternatif bir grubuz ama onun haricinde “Müzik açısından başka gruplara benziyor.” diyemem şahsen.

Onur: Ben de diyemem, evet.

Emre: Dinleyici olarak ve yaptığımız müzikler açısından geçmişimiz biraz rock ağırlıklı olduğu için Ansızın Bi’ İnfilak’ın yolculuğu birazcık rock olarak başladı ama şu an her türe açığız. Yani “Rap parça da yaparız.” gibi bir şey demiyorum ama mesela ikinci albümde daha pop ögeler çok vardı; biraz 80’lere gittik, ismi de Retro Bahar zaten. Aslında biz kendi sevdiğimiz ve dinlediğimiz her müziği işin içine katmaya çalışıyoruz. Hepimiz farklı şeyler dinlediğimiz de için birçok tarzın birleşimi olarak devam ediyor. Ama özeti ne dersen kesinlikle alternatif. Yurtdışındaki örneklerine de çok benziyor. Onların da çoğunun tuhaf isimleri var, 2000’lerin başından geliyorlar ve indie müzik yapıyorlar. Biz de o janranın Türkiye’deki temsilcilerinden biriyiz. Türkiye’de “üçüncü yeniler” diye bir akım var, bizi de oraya çok dahil ediyorlar. Bizim de kabulümüz o, katılıyoruz bu duruma. Alternatif, Türkçe sözlü bağımsız müzik yapan bir grubuz aslında.

Barış: Evet en güzel özeti o, Türkçe sözlü alternatif müzik.

Emre: Ama dünya geneline vurursan “indie rock”ın içine giriyor bence.

Onur: Aslında günümüzde janralar da kalmadı artık. Yani her şeyden element alabiliyoruz. Bir parça dinleyip “Aa, bunun davulları ne güzelmiş!” deyip ona da yüklenebiliyoruz. Bazen gitar sounduna yükleniyoruz, bazen klavyeye daha çok yükleniyoruz. Neyi nasıl yapacağımızı konuşmaya, albümlere girmeden çok önce başlıyoruz. Kapsamlı bir şekilde düşünüyoruz, yapacaklarımızı belirliyoruz. Herkes bir görev üstleniyor ve ona göre ilerliyoruz.

 

 

İlk albümünüz Atımı Hazırlayın 23 Ocak 2018’de yayınlandı. Ardından dört tane tekli geldi sonra 17 Mayıs 2019’da ikinci albümünüz Retro Bahar yayınlandı. Katıldığınız bir programda Atımı Hazırlayın’ın eski şarkılarınızdan oluştuğunu, Retro Bahar’ın grubun şimdiki üyeleri bir araya geldikten sonra oluşmuş olduğunu söylediğinizi hatırlıyorum. İki albümün ve hazırlık süreçlerinin aralarındaki farklardan biraz bahsedebilir misiniz?

Emre: Tabi, ben başını kısaca anlatayım sonra Onur’la Barış devam eder. İlk albümde başta Barış, ben ve eski basçımız Muratcan Balçık vardı. Şarkılarda birimiz bir melodi buldu, birimiz bir söz buldu, birimiz akorlardan yürüdü, o şekilde ilerledik. Hani yeni gelip Onur’un, Kaan’ın ya da Anıl’ın “Bende de bu var.” dediği bir şey olmadı o süreçte. Biz de “Elde hazır bunlar varken bunları bir araya getirip bir sound yaratmaya çalışalım, oluyorsa, güzel tınlıyorsa da albüm yapalım.” dedik. O yüzden çok maceraya girmedik ama tabi ki Onur’la Kaan geldiklerinde başka katkılar yaptılar. Bir de o albümde bas için Muratcan geri geldi, ilk albümü onunla tamamladık. İkinci albümümüzde Anıl, Emre, ben, Kaan ve Barış vardık. O parçaların hepsi burada, Seyrantepe’de yapıldı. Daha önceden de dedik galiba, 80’ler soundu üzerinde yoğunlaşmak istedik. Daha retro bir albüm istiyorduk.

Barış: O aşamada aslında şöyle oluyor: Parçalar üç aşağı beş yukarı belli olsa da özellikle sound konusunda bir şeyleri kararlaştırmak gerekiyor. Mesela ikinci albümde en başta oturup ne istediğimize, ne planladığımıza karar verdik. Yani tabi bunun bir araştırma süreci de var. Örneğin “Gitarda herhangi bir soundu nasıl elde edebiliriz? Ekipman olarak ne kullanmak lazım? Neyi nasıl kullanmak lazım?” gibi şeyleri belirlememiz gerekiyordu. Tabi bu sorular, bütün enstrümanlar için geçerli oluyor. Tüm bunları oturtup var olan demoların o soundlarla beraber tekrar aranjesini yaptık ve en son haline getirdik.

Emre: İlk albüm, birazcık daha rock’n roll bir albüm. O yüzden bestesi ve aranjeleri bittiği zaman sounduyla çok fazla bir uğraşmadık biz, hani “Tamam, elimizde bu ekipman var, çıkan ses güzel, rock’a da uygun, devam edelim.” gibi. İkincide ise daha albüme başlamadan sound araştırmasına gittik. Yurt içinden, yurt dışından bir sürü albüm dinledik, bir sürü albümden ilham aldık. O albümlerden sevdiklerimizi ayırdık. Hangi sound bize yakın, hangisini daha iyi hissediyoruz ve o sound’u çıkarmak için hangi enstrümanlar, hangi yeni teknolojiler kullanılmış, onları bayağı bir araştırdık. Sonra Barış’ın dediği gibi, beste kısmı bittiği zaman bütün olarak Retro Bahar’da sunduğumuz o soundu yakalamak için çok ince teknik işlere girdik. İşte, o keyboard’u değil şu sound’u kullanalım, o gitarı değil şu amfiyi kullanalım gibi.

Onur: Beste yaparken de Emre’yle Barış oturdu, akorlar çıktıktan sonra melodileri yazıldı. Sonra sözler yazıldı. Ardından aranjeler yapıldı, düzenlemeler bitti. Öyle oldu hazırlık dönemi.

Emre: Yani yapılış bakımından tamamen farklı iki albüm. Zaten arka arkaya dinleyince sounddan da anlaşılıyor.

Onur: Biz öyle bir sürü demo yapıyoruz, mesela şu anda da demolar yapıyoruz. En sonunda birbirine yakın, arka arkaya sıralandığında bir bütün oluşturacak bir şeyi elde etmeye çalışıyoruz.

Barış: Aslında herhangi bir albüm yayınlandığında aşağı yukarı o albümün 2-3 katı elde parça olmuş oluyor. Yarım yarım, başlangıcı yapılmış sonu gelmemiş ama işte yeni bir şey çıkıyor, daha çok hoşumuza gidiyor, onu koymayalım bunu koyalım, diyoruz mesela.

Onur: Daha içimizden gelen şeyleri yapmaya çalışıyoruz açıkçası, tam olarak o aslında.

 

“Hepsi bir mücadele…”

 

Peki Retro Bahar’la “Biz bu soundu bulduk artık bununla devam ederiz, bu bizi en iyi yansıtan tema” mı diyorsunuz yoksa yeni şeyler, farklı şeyler deneyerek mi devam edeceksiniz?

Emre: Ben sadece bir şey söyleyeyim, çok iyi soru.

Onur: Evet çok güzel soru, bravo.

Barış: Ya şöyle biz aslında sound konusunda sürekli kendimizi geliştirmeye de çalışıyoruz, sürekli araştırıyoruz. Ve daha önce yapmadığımız şeyleri yapmaktan, denemekten çok zevk alıyoruz. O yüzden Retro Baharla ilgili “Bizim soundumuz budur artık, kendimizi en iyi ifade ettiğimiz tarz budur.” diyemeyiz. Aslında bence hiçbir grup veya sanatçı da bunu dememeli.

Emre: Diyenler var ama.

Onur: Ya aslında hepsi bir mücadele. Yeni bir mücadele başlattığımızda hem bundan keyif alıyoruz hem de yapmak için hevesimiz oluyor. Her yeni bulduğumuz şey bizi daha çok heyecanlandırıyor ve devam etme isteğimizi artırıyor. Bir şeye bağlı kalırsak “Tamam, bunu böyle yaparız; evet ben gitar çalıyorum, Barış klavye çalıyor.”a dönersek hep aynı çizgide kalacağız, o yüzden kendimizi birazcık ittirmeye de çalışıyoruz.

Emre: Birkaç parçayla açıklayayım: Atımı Hazırlayın, yumuşak parçalar içerse de rock sound ağırlıklı bir albüm; ondan sonra bir single çıkardık, Bi’ Şekil Yap, onda rocktan daha bir indie rocka geçiş var mesela. Ardından Giderken ve Cumartesi diye iki şarkı çıktı, onlar tamamen farklı, daha klasik parçalar, akustik kafalar. Sonra da Retro Bahar var, ondaki sound bizim acayip hoşumuza gitti ama o soundu elde edebilmek için gerçekten çok uğraştık. 2-3 ayda bitebilecek bir albüm 6 ayda bitti, bizi birazcık yordu ama çok da güzel oldu, içimize sindi yani. En son da Çile var, o çok klasik, hatta Anadolu rock diyebileceğimiz akustik bir şarkı; Retro Bahar’la hiç ilgisi yok. Şu anda da, bilmiyorum o soruyu soracak mısın, şu an çalıştığımız singlelar da Retro Bahar’dan daha farklı olacaklar. O yüzden Barış’ın dediği gibi “Biz bunu yaptık, bu şöyle tuttu…” gibi bir şey yok.

Mesela bizim en çok dinlenen şarkımız, Eskidin. Dikkat edersen onun içinde klarnet var, çok alaturka bir şarkı. Alaturka bir şarkıyı modern bir şekilde revize ettik ama bildiğin nağmeli, arabesk gibi, Türk sanat müziği gibi melodileri. Ama şu an üzerinde çalıştığımız single, çok daha batı tarzına yakın, biraz daha dans ögeleri taşıyan ama yine duygulu bir şarkı. O yüzden, Retro Bahar bir konsept albümdü, o orada kaldı. Her zaman ona dönebiliriz veya her zaman akustik bir şarkı çıkartabiliriz, her zaman rock’n roll bir albüm yapabiliriz ki bence ileride yaparız zaten. Ama müzik yerinde duran bir şey değil ve dijitalleşmeyle artık her türlü enstrümana ulaşabiliyorsun, her türlü müziği de dinleyebiliyorsun; biz de biraz onlardan ilham alarak ilerlemek istiyoruz, bizi o heyecanlandırıyor. Şu an öyle bir kafaya girdik, daha eğlenceli, daha dans modunda şarkılar olsun istiyoruz. Sorunun cevabını karşılıyor mu bu, bilmiyorum.

 

Çok güzel cevaplardı, teşekkür ederim. Giderken’in adı geçmişken şunu sorayım: Giderken, Bir Aşk İki Hayat filminde kullanılmış, hikayesini anlatabilir misiniz, bu nasıl gelişti?

Emre: Giderken biraz romantik komedi tadında bir şarkı. Şarkıları %90 ben yazıyorum, Barış’la Onur’un ilk albümde iki şarkısı var, Bi’ Tek Biz Mi Sarhoşuz’un sözleri Onur’a, Atımı Hazırlayın’ın sözleri Barış’a ait. Geri kalan bütün şarkıların sözleri bana ait ama tıkandığım yerlerde sağ olsun ikisi de bana çok yardımcı oluyorlar. Bir cümle, bir kelime söylüyorlar ya da “Şunu mu kullansak?” diyorlar çok iyi oluyor. Şarkı yazımına geçtim de soru neydi? (Gülüşmeler)

Giderken de bir ayrılık gününde yaşananları anlatıyor aslında. İşte, ayrılmak için buluşuyorlar, belli ki şarkıdaki karakter ayrılmak istemiyor ama karşısındaki kişi ayrılmak istiyor. Onun bakış açısından biraz da şakaya vurarak yazılmış bir şarkı. Film konusuna gelince, film çok klasik bir hikayeyi anlatıyor, herkese hitap eden bir vizyon filmi; yapımcılar “Biz müziklerde yeni ve alternatif grupları kullanalım.” demişler sanırım, benim bildiğim hikaye böyle. O yüzden işte biz varız, Batu Akdeniz var, Yüzyüzeyken Konuşuruz var, Nilipek var. Herhalde ilk defa bir filmde bütün soundda yeni grupların, yeni sanatçıların şarkıları kullanılmıştır. Orada bir pop şarkıcı veya daha genele hitap eden bir rock şarkısı yok diye biliyorum. Bizim için de sürpriz oldu, güzel oldu. Kullandıkları sahneye de bence çok yakışmıştı.

Onur: Evet, bence de güzel olmuştu.

Emre: Sahne şöyle: Kız, çocuğun evine ilk defa geliyor, işte “Aa plakların mı var?” vesaire derken arkada Giderken çalıyor, güzel uyduğunu düşünüyorum. Biz tabi ki çok mutlu olduk çünkü şarkımız ilk defa bir filmde kullanıldı. Bir de evet, bir şarkı dizide yayınlandığında filme göre daha ünlü oluyor çünkü dizinin fanları oluyor, devamlılığı oluyor; ama popülerliğini yitirince de gidiyor, 10 yıl sonra kimse açıp tekrar izlemiyor. Film o açıdan daha kalıcı, yıllar sonra dönüp tekrar izlenilebilir. O yüzden sanırım böylesi benim için daha değerli.

 

 

Bazı şarkı sözü yazarları sadece kendi yaşadığı şeyleri ve onlardan aldığı ilhamla oluşan düşüncelerini yazıyor; bazıları da izlediği filmden, okuduğu kitaptan veya kendinden tamamen bağımsız bir olaydan ilham alıp onun üzerine bir şeyler ekleyip yazıyor. Sizde bu durum nasıl? Sadece kendi yaşadıklarınızı mı anlatıyorsunuz?

Emre: İlla ki yazdıklarında insanın bilinç altının izi vardır. Mesela çoğu şarkıda tema aşk, ayrılık, onun getirdiği üzüntüler, sevinçler olduğu için bizde de şarkıların temaları o ağırlıkta. Tabi orada benim kişisel yaşadığım ilişkiler de mutlaka vardır ama ben hiçbirinde spesifik bir ilişkimdeki spesifik bir insan veya olayı yazmadım. Daha çok “O durumdaki bir insan neler hisseder?” diye düşünüp öyle yazmaya çalıştım ki herkese aynı şeyleri hissettirsin.

Onur: Bir tek Bi’ Tek Biz Mi Sarhoşuz’u ben olay üzerine yazdım. İlginç bir şeydi, anlatılan bir olayın üzerine yazdım ben onu.

Emre: Bize bile ne olduğunu anlatmadı, ben de bilmiyorum mesela.

Onur: O bana kalsın ya.

Emre: Ama bu aşk, ilişki temaları hariç diğer şarkılar, örneğin Üç Beşin Peşinde, Atımı Hazırlayın, Son Günüm, bu şarkılar insanın ruh haliyle, dünyadaki yeriyle ilgili. “Biz nereye gidiyoruz, dünya ne halde, memnun muyuz yaşadığımız hayattan…” bunları sorgulayan şarkılar. Bu arada bizim en az dinlenen şarkılarımız da onlar.

Onur: Aynen öyle. İnsanlar dünya görüşümüzü sevmiyor. (Gülüşmeler)

Emre: Ya da o konulara şarkılarda girmek istemiyor olabilirler.

Barış: Evet öyle olabilir ya o konular o kadar da ilgi çekmiyor olabilir.

Emre: Ama biz çok seviyoruz. Mesela Üç Beşin Peşinde’de dünyada ne yaptığımıza, nereye gittiğimize dair bir sorgulama var; Atımı Hazırlayın’da buradaki yaşayışa bir isyan var; Son Günüm’de şarkıdaki kişi o hayattan o kadar sıkılmış ki artık sitemle yaklaşmaya başlamış. Bunlar bence söz olarak, sound olarak çok güzel şarkılar ama işte en az dinlenenler de bunlar.

 

 

Şarkılarınız genel olarak hüzünlü, hiç pozitif şeyler dinleyebilecek miyiz sizden?

Onur: Alice pozitif ama.

Genel olarak diyorum ama.

Onur: Genel olarak… Kaç parçamız var?

Barış: 18.

Onur: 18 parçadan bir tanesi mi?

Barış: Evet, biraz fazlaymış.

Emre: Ya bizde herkes bayağı duygusal. Bazısı bunu çok gösteriyor, bazısı hiç göstermiyor ama beşimizin de iç dünyası duygusal, herkesi iyi tanıdığım için bunu söyleyebilirim. Dolayısıyla çıkan şey duygusal olunca bize daha iyiymiş gibi geliyor, tabi öyle bir şey yok aslında. Ama şu an kendimizi biraz zorlayarak “Artık hüzünlü olmasın, biraz daha mutlu bir şeyler olur mu acaba?”yı kovalıyoruz. En kötü ihtimalle hüzünlü girsin ama nakaratta mutlu olsun mesela.

Barış: Sound neşeli olup sözlerin yine hüzünlü olabileceği örnekler de olabilir veya sözlerin isyankar olup soundun neşeli olabileceği. O aslında daha çok kişilikle, duygularla, dünyaya bakışla ilgili ya o yüzden de çıkmıyor olabilir.

Onur: Dramayı seviyoruz.

Barış: Ama dünyada da “Her şey ne kadar güzel!” diyen şarkı örneği de çok azdır.

Emre: Ya illa ki vardır ama azdır, çünkü sanat duygusal bir şey hani coşku da oluyor ama hüzün daha ağır basıyor. Bir araştırma vardı, insan beyni hüzünlü olmaya yatkınmış, müzik için de araştırmışlar bunu. Onu kırmaya çalışanlar var, mesela Daft Punk’ın albümü ne kadar up bir albüm ama birçok parçası aslında hüzünlü. Barış’ın dediği gibi öyle bir sound yapmışlar ki biz o hüzünlü sözleri, akorları dans ederek neşe içinde dinliyoruz. O dediğini yapmak için uğraşıyoruz ama bizim için biraz zor. Ama mesela şu an sözleriyle uğraştığım bir şarkı var, onun temposu da sözleri de biraz atarlı giderli. Hani yine ayrılık var ama aldatma gibi değil, yaşayış biçimleri yüzünden ayrılmışlar. Ve işte ayrıldıktan sonra kızma değil de karşıdaki insanın yaşayış biçimini hafife alma, onunla dalga geçme konsepti var, şu an onun üzerine çalışıyorum. Belki senin sorunun cevabı da o şarkıda gizlidir.

 

 

14 Şubat’ta Çile yayınlandı. Sözleri sizin önceki şarkılarınızın sözlerinden farklıydı. Ben onunla ilgili çok tatlı bir bilgi gördüm, galiba Emre’nin dedesinin şiirlerinden esinlenilmiş, doğru mu bu?

Emre: Doğru, dedemin babası hatta, büyük dedem. Kendisi öğretmenmiş, 1950’lerde bulunduğu bölgenin coğrafi, tarihi bilgilerini, yöresel kültürel ögelerini bir araya getirmiş. Bayağı böyle saman kağıdına basılmış, zımbalı da değil açtın mı dağılıyor falan. İçinde elle çizilmiş haritalar var, çok ilginç bir kitap yani. Adam o zamanlar oranın ileri gelenlerinden olduğu için “Buraya bir faydam olsun, buranın kültürünü bir kitapta toplayayım.” demiş. Kitabın içinde ninniler, dualar, ağıtlar, maniler, kendi yazdığı bazı şeyler…

Onur: Bayağı seyahatname o zaman.

Emre: Evet, Evliya Çelebi gibi. Düşün 2020’deyiz ve 1950lerde yazmış onu, orayı çok güzel anlatan bayağı kalın bir kitap. Ben de sözle ilgili her şeyi araştırıyorum, şiirler, kitaplar, diğer sözler… İşte bir gün de elim çocukken gördüğüm o kitaba gitti. Karıştırmaya başladım, oradan birkaç kelime, cümle çok hoşuma gitti. Normalde ben çok gitar çalmıyorum yani minimal düzeyde çalarım, öyle bir yerde çalacak kadar değil. Ama o sırada elimde gitar vardı, basit birkaç üzgün akor üst üste geldi, sonra aklıma oradan esinlendiğim o sözler geldi. Tabi o manilerin özel bir yazım tarzı vardır, bazı kuralları vardır, ben hepsine yüzde yüz uymadım ama o tarz bir şeyler oldu ve böylece Çile ortaya çıktı.

Peki sen mi yazdın yoksa kitapta yazan bir şeyi mi aldın?

Emre: Ben yazdım ben yazdım. Ama mesela bizim günlük hayatta söz yazarken kullanmadığımız, bu manilerde geçen çok klişe sözler var işte gül, bülbül, dağ, bağ… Normalde bunlar benim beraber kullanacağım kelimeler değil. Dağı kullanırım mesela da bağ aklıma gelmez veya gülü kullanırım hadi yanında kuş derim, böcek derim, çiçek derim ama bülbül… Hani Türk sanat müziğinde, Türk halk müziğinde geçen, eski Türk edebiyatında geçen bazı kalıpları oradan almış oldum yoksa cümleler bana ait. Bana da farklı bir boyut kazandırmış oldu. Açıkçası çok da hoşuma gitti, uzun uzun cümlelerle anlatmak yerine böyle çat çat anlatmak. Adamlar o zaman düşünmüş, gül diyor, bülbül diyor hem kafiyeler uyuyor kolayca hem de anlatmak istediği şeyi anlıyorsun.

Barış: Bir de sürekli doğal bir ortamda yaşıyorlar, onun da etkisi çok fazla.

Emre: Aynen, kuşa bakıp şarkı yazıyorlar mesela, bağa bakıyor, dağa bakıyor şarkı yazıyor. Şehirdeyken bunları yapmak zor. Biraz Anadolu’da, kırsal yerlerde yaşayan insanların kullanacağı kelimeler, onun için benim de zihnimi açtı diyebilirim yani.

 

 

Çile’yi bağımsız yayınladınız.

Emre: Evet, bağımsız olarak devam etmeye karar verdik.

 

Artık şarkıları yayınlama süreci de sizin elinizde olduğu için üretme kısmında bunun bir etkisi oldu mu?

Emre: Evet, oldu. Şimdiki plak şirketleri prodüksiyona karışmıyorlar, bu şarkıyı şöyle yapsak daha iyi, falan demiyorlar, bunlar güzel ama bir sürü sanatçıları var; bizimki de en büyüklerinden biri olduğu için çok yoğun çalışan bir yerdi. Senin için sana ayrılan vakit, beklentilerin, yapacakların birinci planda olurken onlar için başka birinin 3 sene sonra yapacağı albüm daha önemli olabiliyor. Onlar da haklılar tabi, haksızlar demiyoruz. Biz  zaten kötü bir şekilde ayrılmadık plak şirketimizle, hala konuşuyoruz, ediyoruz; ama plak şirketlerinin bize sunacağı şeyleri ve bizimle ilgilenecekleri kısımları biz kendimiz daha hızlı yaparız diye düşündük; nitekim de öyle oldu.

Onur: Evet, gerçekten daha hızlı ilerliyoruz.

Emre: Mesela bütçe konusunda iş çok dağılıyordu. Paralar yattı mı, ne zaman yattı, gibi şeyler oluyordu ve işin içine 3-4 mecra, 8-10 kişi giriyordu ama şimdi biz 2 kişi 3 kişi çok rahat ve hızlı bir şekilde hareket edebiliyoruz. Parçayı üretme ve yayınlama konuları bayağı hızlanıyor bence.

Onur: Tek kötü şey, Fizy ve Muud’dan çekilmiş olduk. Eski albümler kaldı ama bundan sonra gelecek olan parçalar büyük olasılıkla oralarda olmayacak.

 

Bu bağımsız olduğunuz için olan bir şey mi yoksa siz mi orada yayınlamayacaksınız?

Onur: Dağıtıcı değiştiği için Türkiye sağlayıcısına gitmiyorlar.

Emre: Şöyle aslında, biz bir single, bir albüm çıkartacağımız zaman yurt dışı üzerinden dijital, herkesin girip parçasını çıkartabileceği bir platformdan çıkartıyoruz. Oranın da Spotify, Apple Music, Youtube gibi global platformlarla anlaşması var ama lokal platformlarla anlaşmaları yok. Ama plak şirketleri zaten burada faaliyet gösterdikleri için onlar lokal platformlarla da anlaşmalı, Fizy ve Muud da lokal olduğu için eski parçalar oralarda vardı. Ama artık bağımsız yayınladığımız için oralarda olmayacağız, işin özeti bu aslında. Tamamen teknik bir konu yani.

 

 

Son single’ınız daha yeni çıktı farkındayım ama siz çok fazla üretiyorsunuz, art arda yeni şarkılar yayınlıyorsunuz, bu nedenle bizi yakın zamanda yeni bir şeyler bekliyor mu?

Onur: Aslında biz tam tersini düşünüyoruz, çok yavaş ilerliyoruz gibi geliyor.

 

Elimdeki kağıda teklilerinizi, albümlerinizi yazdım, hepsine birlikte bakınca çok da yavaş görünmüyor açıkçası.

Emre: Sizler onları yayınlanınca görüyorsunuz ama biz ondan öncesini de biliyoruz. Mesela ilk albüm 2016 sonunda, 2017’de bitmişti. İlk başta onu bağımsız çıkarmıştık sonra Pasaj’a geçince silip tekrar Pasaj üzerinden çıkardığımız için yayın tarihi 2018 oldu. Mesela o arada biz daha fazla şey çıkartabilirdik. Yavaş ilerlemenin, yanlış ve grubu geriye götüren bir şey olduğunu gördük, o yüzden son bir senedir hızlandık diyebiliriz. Yani işte albümden önce dört single çıktı, sonra albüm çıktı, albümden sonra Çile’yi eylül ekimde çıkarmayı düşünüyorduk yine bir şekilde şubata kaldı. Yani hız derken biz, sene içindeki hızdan bahsediyoruz. Senin söylediğin gibi 2018-2020 arası gibi düşünürsek, evet, 2 albüm 5 single var, biri baktığı zaman bayağı hızlı çıkmış diyebilir. Gerçekten iyi gözüküyormuş, doğru.

Onur: Öyle görünüyorsa güzel.

Emre: Ama bizim şimdiki amacımız 2-3 ayda bir en azından bir single çıkarmak. Yakın zaman için de şöyle, üstünde uğraştığımız parçalardan birinin yaklaşık %20-30’u, birinin %10’u bitti. Onları hızlı şekilde yaparsak nisan-mayıs gibi iki single çıkarma ihtimalimiz var. Sorunun cevabı mart ayındaki hızımıza bağlı yani.

 

 

Süper! Peki bağımsız müzikten söz ettik, şimdi böyle bir imkanınız var ama geçmişte böyle bir şey yoktu, 60’larda 70’lerde falan. Bunu da göz önünde bulundurursak, siz geçmişte mi müzik yapmak isterdiniz yoksa şu anın şartları sizin için daha mı iyi?

Barış: Bunu bugün konuştuk aslında.

Emre: Aynen az önce konuştuk.

Barış: Sounda erişim şu an çok daha gelişmiş durumda. Merak ettiğimiz, incelemek istediğimiz örnekleri daha rahat inceleyebiliyoruz veya benzer soundları üretmek istersek materyallere daha rahat bir şekilde erişebiliyoruz. Aynı şekilde kayıt teknolojileri, mix-mastering veya yayınlama açısından günümüz şartlarının çok güzel avantajları var. Günümüzün sadece bir dezavantajı var; eskiden çok daha az sayıda grup veya sanatçı olduğu için yapılan bir şey daha uzun soluklu, daha uzun ömürlü olup daha fazla yayılabiliyordu. Şu an daha fazla kişi yaptığı için sivrilmek biraz daha zor. Spotify’da Youtube’da binlerce, on binlerce, belki yüz binlerce sanatçı vardır. Böyle bir dezavantaj var ama bence totalde avantajlı bir durum. İyi müzik üretenlerin önü açılıyor, diye düşünüyorum. Tabi işin pazarlama vesaire tarafı da var, sadece üretimle sınırlı bir şey değil ama sonuç olarak yeni hali bence daha iyi.

Onur: 60’larda İngiltere’de olmak isterdim, 70’lerde Amerika’da olmak isterdim, 80’lerde de Amerika’da olmak isterdim. (Gülüşmeler) Ama şu an, günümüzde olan üretim ve yeni şeylerin keşfiyle beraber her şeye ulaşım daha kolay. O yüzden günümüzdeki haline de tamamım ben. Sadece, artık insanları şaşırtmak gerekiyor, farklı şeyler yapmak gerekiyor.

Emre: Hatta bu örneği de konuştuk biz; Jakuzi diye bir grup var biliyorsundur, dün akşam yine sold-out oldu konseri. Yani seversin sevmezsin ayrı ama bence bu olağanüstü bir başarı. Neden dersen, tarzları Türk halkına biraz ters ve müzikleri de zor bir müzik, yapması kolay değil ve butik bir kitle bile olsa konserleri sold-out olabiliyor. Yani butik kalıyor ama popüler olma kaygısı nedeniyle kendilerinden ödün vermeden istedikleri müziği yapabiliyorlar. Sorunun cevabı da… Eskiden kaset vardı, plak vardı, bunların elle tutulabilir olması harikaydı, mesela bizim hala torunlarımıza vereceğimiz, elle tutulur bir şeyimiz yok.

Tabi ki dijital çok avantajlı, örneğin şu an Avustralya’da Aborjin müziği yapan bir grubu bulabiliriz, bu eskiden imkansızdı. Veya bir parçanın bir yerini beğendin, arkadaşlarına dinletmek istiyorsun, şarkıda rahatça ileri geri gidebiliyorsun. Bunu eski zamanda yapmaya kalksan başa sar, orada durdur falan… Hadi kasette bunu yapabilirsin, plakta bu da imkansız. Ama eskinin de şöyle bir avantajı var: Ben çocukken ablam kasetler alırdı, A tarafı B tarafı vardı onu böyle bir sindirirdik. O şarkıyı geçemezdin, sona sarman gerekirdi ama nerede duracağını da bilemezdin veya oturup saniye sayardık karışık kasete çekerken sığsın diye. Bunlar yapılan parçaların, albümlerin kalıcı olmasını sağlıyordu ama şimdi ilk 15 hadi 30 olsun, ilk 30 saniye şarkı seni aldı aldı, çekemezse tak diye geçiyorsun yani tüm o emeği de geçmiş oluyorsun, o biraz kötü bir şey, Onur’la Barış’ın da dediği gibi hızlı tüketime yol açıyor.

Hatırlıyorum, gruplar eskiden 2-3 senede bir albüm yaparlardı, şimdi göz önünde kalmak için senede neredeyse 3-5 tane single yapmak zorundasın. Yani ikisinin de hem avantajları hem dezavantajları var ben aradayım o yüzden. Ama yayın açısından tabi ki şu an çok daha kolay, plak şirketine ihtiyacın yok, hemen burada kaydedip telefonla düzenleyip yarın bile yayınlayabilirsin.

 

 

Bir de kısa sorularım var. İzlediğinizde, dinlediğinizde sizi çok etkileyen ilk müzisyen kim?

Barış: Ben çok R&B dinliyordum, muhtemelen R&B’cilerden biridir benimki.

Onur: Ben gitar çalmaya bir grupla başladım. Avenged Sevenfold diye bir grup var, çok severim. Çok sevdiğim için “Aa, ben çalacağım bunu.” demiştim, öyle gitar çalmaya başlamıştım.

Emre: Benim ilkokulda bir arkadaşım vardı, hatta o da Athena’nın ilk basçısı, şimdi de Türkiye’nin en iyi kontrbasçılarından biri olan Ozan Musluoğlu. Biz beşinci sınıfta Ozan’la yan yana düşmüştük. O bana Almanya’dan Michael Jackson’ın Bad albümünü getirmişti. Michael Jackson’ı ilk defa dinlemiştim ve hayran kalmıştım. Bir de Guns N’ Roses, The Doors, Bon Jovi falan da var, tabi benim yaşım onlardan daha büyük olduğu için ben daha çok klasik rocklardan etkilendim. Türkçe’den de Müslüm Gürses, çocukluğumdan beri çok hayrandım onun sesine, yine Zeki Müren’e de hayrandım. Ve tabi Duman var, benim müziğe başlamamda çok önemli etkileri var. Benim de ilk etkilendiklerim onlar, diyebilirim.

 

 

Türkçe bilmeyen birine bir şarkınızı dinleteceksiniz, hangisini seçerdiniz?

Onur: Bence Son Günüm.

Barış: Son Günüm mü? Niye abi?

Onur: Müzik olarak bence çok iyi, yani her şeyi çok iyi o parçanın.

Emre: Sound’u temiz.

Onur: Veya Eskidin de olabilir.

Emre: Ama o biraz daha alaturka, yabancı için düşünürsek…

Onur: Ama öyle daha çok seviyorlar.

Emre: Evet, ben ilginç bir şey anlatayım; ben Kanada’da yaşamıştım, Kanada’dan en yakın arkadaşım Çile çıktığı zaman bana “Emre, harika bir şarkı dinlemeye doyamıyorum.” diye mesaj attı. Kız Kanadalı, sözleri tabi ki anlamıyor ama şarkıyı çok sevmiş ve arka arkaya dinlemiş. Bu çok ilginç çünkü Çile, bayağı alaturka bir şarkı. Bir de Seattle’da yaşayan Amerikalı bir arkadaşım var. O da mesaj atmıştı “Acayip beğeniyorum sizin Retro Bahar albümünüzü.” diye; ben yine çok şaşırdım tabi. Biz, Retro Bahar’da Arctic Monkeys’in son albümünden bayağı esinlenmiştik, o da Arctic Monkeys’i seviyormuş, hani “Nasıl böyle bir albüm yaptınız?” falan dedi, ben de anlattım işte Arctic Monkeys’ten de ilham aldığımızı söyledim. O da “Neden sevdiğimi anladım şu an, Tranquility Base Hotel & Casino ile Retro Bahar arasında sound olarak benzer şeyler var, şimdi anlıyorum.” dedi. Bu insanların ikisi de tek kelime Türkçe bilmiyor.

Barış: Demek ki sound gerçekten etkiliyor.

Emre: Ülkemiz ve dilimiz daha global olsa demek oralarda da iyi dinleyicimiz olacak.

Onur: Bir parça söyleyelim bu arada.

Emre: Sen, Son Günüm dedin.

Onur: Eskidin de olabilir ya.

Emre: Bi’ Şekil Yap diyebilirim. O,  global bir parça gibi geliyor bana.

Barış: Ben de şey diyeyim o zaman, Bilmem Neden.

 

 

 

Grupla beraber kimin konserine gitmek isterdiniz?

Emre: Aslında öyle bir konserimiz oldu, benim doğum günümde hatta. Biz doğum günlerini çok kutlamıyoruz da herkesin çıkası varmış işte vesile oldu. Benim doğum günüm hafta içi bir güne denk gelmişti, Babylon’da da Adamlar vardı “Gidelim.” dedik. Beşimizin gittiği tek konser oydu. Acayip eğlendik tabi; Adamlar’ı çok severiz, aynı zamanda tanışıklıklar, dostluklar da var, konser de çok güzeldi o yüzden biz bayağı eğlendik. Ama “Neye gitmek isteriz?” o başka bir soru galiba, bu gittiğimiz denk gelmişti.

Onur: Diğer iki adamın da burada olması lazım şu an.

Emre: Düşünelim… Mesela biz Kaleo çalıyoruz, Way Down We Go, hatta yaptığımız cover Youtube’da var. Herhalde onlar da burada olsa Kaleo derlerdi.

Barış: Kaleo, derdik evet, hepimiz seviyoruz.

Onur: The Doors gelse The Doors’a gideriz.

Emre: Yaşasaydılar kesin The Doors’a giderdik zaten.

 

Tekrar tekrar izlediğiniz bir film var mı?

Barış: Ben The Godfather’ı çok seviyorum, özellikle ikinci filmini en az 3-4 kere izlemişimdir.

Onur: Ben sayayım mı? Interstellar’ı 4 defa izledim, Sil Baştan’ı 3 defa izledim, Space Jam’i 2 defa izledim… Arka arkaya izlediğim çok oluyor.

Emre: Şimdi ben bunu söyleyince burada kahkahalar kopacak biliyorum ama hadi yine gelsin, bak 2-3 yıldır da izlemedim, Tosun Paşa’yı çok izlerdim. Herhalde rekor ondadır.

Barış: Bu arada herhalde en çok onları izlemişizdir zaten, çocukken falan sürekli televizyonda çıktığı için.

Onur: Evet, ben Neşeli Günler’i 20 defa izlemiş olabilirim.

Emre: Yabancı olarak da Pulp Fiction var. O zamanlar sinemada izlemiştim ve ilk izlediğimde inanamamıştım. Böyle bir film hala gelmedi bence. Onu da çok uzun zamandır izlemedim ama özellikle Quentin Tarantino’nun filmlerini çok izlemişimdir. Bir de Snatch var, Guy Ritchie’nin filmi. Onları en az 5-6 kere izlemişimdir. Müziklerini zaten söylemeye gerek yok ikisinin de efsane soundtrackleri var.

 

 

Son zamanlarda sıkça dinlediğiniz birer şarkıyı söyler misiniz?

Emre: Ya ben Arctic Monkeys’in son albümünü çok beğeniyorum, oradan da Four out of Five, demek istiyorum.

Onur: 3 tane daha var.

Emre: Benim mi 3 tane daha var?

Onur: Evet, 3 tane daha söyleyeceksin.

Barış: Nasıl ya, kaç tane söyleyeceğiz?

 

İstediğiniz kadar söyleyin.

Emre: Düşüneyim… Bir de şey var eylülden beri konserlerde çaldığımız, Mt. Joy diye bir grup var Dirty Love diye bir şarkıları var, tavsiye ederim bu arada dinlersen. Herhalde bu ara en çok onları dinliyorum. Siz bayım? Tame Impala geliyor…

Onur: Tame Impala, evet.

Emre: Hangi şarkısı?

Onur: Yani…

Barış: Hangi birini söyleyeyim, mi diyeceksin? (Gülüşmeler)

Onur: Evet, ben bütün albümü baştan sonra bir 40 defa falan dinledim, belki daha fazla bile olmuş olabilir. Onun dışında… Two Door Cinema Club’a bu ara takıldım, hala çok fazla MGMT dinliyorum. Bir de bu ara şeye taktım Bandcamp’te böyle kimsenin bilmediği 2019’da çıkmış en iyi gruplar gibi bir şey var; 100 tane falan albüm, en baştan başladım. Sorsan grupların ismini bile bilemem. Onlardan çok dinliyorum şu ara, tamamen bağımsız, kimsenin bilmediği, başıboş albümler.

Emre: Ya çok var aslında. Biz inanılmaz dinleyicileriz öyle söyleyeyim sana, o konuda hiç mütevazilik yapamayacağım, yani tek tek farklı ülkelerden farklı türlerden dinliyoruz. Bazen “N’apıyorsun artık, saçmalama!” falan diyorum kendime, Chopin kaç yılında ne çıkarmış falan onlara giriyorum mesela.

Onur: Ben en son bir de Travis Scotta taktım, farklı bir janrdan olsun diye onu da söyleyeyim.

Barış: Benim de en çok dinlediğim ZHU herhalde, biraz böyle elektronik gibi. Bir de Cage The Elephant var bu aralar çok dinlediğim.

Emre: Ben unuttum, bu aralar elektronik müzik de çok dinliyorum. Peggy Gou’yu biliyor musun?

Hayır, bilmiyorum.

Emre: Peggy Gou, Güney Koreli bir müzisyen, çok da fashionable biri. Tavsiye ederim, o tür müzikleri dinliyorsan. Yani çok var cidden, bizim bu soruya cevabımız bitmez.

 

Benim sorularım bitti, cevaplarınız için çok teşekkür ederim. Umarım röportaj sizin için de keyifli geçmiştir. Son olarak okurlarımız size nerelerden ulaşabilirler?

Biz teşekkür ederiz, bizim için de çok keyifli geçti. Bize şu adreslerden ulaşabilirler:

https://www.instagram.com/ansizinbirinfilak/
https://twitter.com/ansznbirinfilak
https://www.facebook.com/ansizinbirinfilak/
www.ansizinbirinfilak.com
https://www.youtube.com/channel/UC34VW_Dej0ghDrH5zsAybmA

 

Bu içerik size ne hissettirdi?
ehehe
0
ilginç
0
kalp <3
2
karasızım
0
olamaz!
1
üzücü
0
Yoruma Bak (0)

Cevap Bırak